Ey Ruh! Geldiysen 3 Kere Devinsene

Ey Ruh! Geldiysen 3 Kere Devinsene

Sanatçı, bu çalışmasında; günlük maskemizin altındaki gölge yönlerimizin ortaya çıkışını vurgularken … Yok be şaka, çalışmamın tek amacı kaz ayakları ve göz torbalarımı görünmez kılmak:)

Yine de eğer konsept diye yutturmak isteseydim nasıl anlatır; süslerdim okuyabilirsin.

Sanatçı bu eserine “Ruhumun Devinimleri” adını vermiştir. -Öyle dümdüz ruhu kim ne yapsın? Devinimlisinden olacaktı elbet ruhum;) -Eserde, içimizden biri olan sıradan insanın bile kendisi ile baş başa kaldığında açığa çıkan karanlık tarafının altını çizerken; kadının elindeki telefona odaklanış detayı ile, sosyal medya bağımlılığının kişinin ruhundaki renkleri ve canlılığı soldurduğuna gönderme yapıyor.

Breh breh breh… Hadi ya… Sanatçının bundan haberi var mı?

Peki. İkinci deneme o zaman.
Sanatçı, bu eserinde(!) ana hatları aynı kalsa da insanın zaman içinde renksizleştiğine gönderme yapıyor. Detaylardaki saçların dağınıklığı ise kafanın çocuksu çılgınlığı devam ettiği halde bedenin solarak ona uyum sağlayamadığını gözler önüne seriyor. “Zamanın Götürdükleri” adlı bu yapıtı “Şu An Uydurdum Akımı” nın klasikleri arasında şimdiden yerini almış görünüyor…

Gel vatandaş gelllll konseptin hası burdaaa…

Ben bu yolda yürürüm arkadaş.
Bir dahaki ürün/konsept kampanyam ikizlere takke konulu olacak. Şöyle ki
“Giel ablacım gel! Paris hilton da burdan aldı” şeklinde, yaratıcı(!) bir slogan düşünüyorum. Lakin müşteri gelir mi bilmem. Malum; kadın almak isteyecek, ama yanındaki adam kolundan çekiştirecek
-“Sen benim başımı belaya mı sokcan Ayten. Paris hiğltoğn mu olcan başıma. Tövbe tövbe”
Devinimsiz takkeler dilerim sevgili okur. Ya da öyle bir şey işte😊
Neşeli kalasın

Alaca Karanlık Kümesi

Alaca Karanlık Kümesi

Zombilerden korku gerilim filmi mi olur?
Ben sana gerçek bir gerilim senaryosu yazayım. Zombi filan değil. Kaz sürüsü koyacaksın. Sen hiç 5 yaşında, her Allah’ın günü okul yolunda kazlar tarafından kovalandın mı?
Sonra neymiş? “anaokulunu da sevmedi!”
Acaba niye sevmedim? Ben bilmez miyim hamurcukları eze yoğura kargacık burgacık prenses yapmayı? O kadar korkup koşunca tık nefes oluyorsun. Sen hamur gibi olup yayılıyorsun haliyle.

Ses desen, efekte gerek yok zaten ürkütücü sesleri var. Boyut desen, 5 yaşa göre ne kadar selvi boylu olursan ol yine de kazlar sana dev görünüyor. Gagalarını öne uzata uzata koşmalarını gözünde canlandır bakalım. Zombi denen ölük ve koşamayan kansızlar mı daha ürkütücü yoksa hedefine kilitlenmiş kanlı canlı bir kaz sürüsü mü? Başka sorum yok sayın hakim! Oscar’ı adresime gönderirsiniz.

Korku gerilim filmlerinin bir versiyonu daha var. Örnek veriyorum 6. His. Çocuk film boyunca hayaletlerden korkuyor da filmin sonunda dertlerini anlatmak için çocuğu takip ettiği, çocuğun aslında onlara yardımcı olması gerektiği ortaya çıkıyor. Onun da şöyle bir versiyonunu yapacağım.

5/6/8 hatta 10 yaşındasın. Evet yılmadım ve hep aynı hataya düştüm! Serisini çekeceğim, her yaşa bir bölüm.
Neyse efenim. Pazarda yolda kolide satışta görülen neşeli şirincek civcivler ayy ne ciciş nidaları ile her kardeşe birer adet alınıp eve gelinir. Filmin başında masum başrol kızcesi, civcivi sever, okşar, agucuk bugucuk yapar. Sadece birkaç gün sonra diğer kardeşlerin civcivleri işveli cilveli tavukçuklara doğru evrilirken kızcemizin civcivinin horoz olduğu belli olur. Evin içinde kız önde koştukça o da maskulen savaşçı bünyesi ile ardından koşar. Yakalasa gagasının tırnak törpüsü kadar bile etkili olmayacağı kesindir ama o kovalamaca yine tık nefes eder. Günün sonunda horozcuğun tek derdinin “birkaç buğday tanesi ver bana kurban olduğum” olduğu kesindir. Yine de o korkuyla elbette en yakın köy evi bulunan eşe dosta hediye edilmekten kurtulamaz. Koşmaktan nefesim tıkanıp yattığım sahnede de fısıldayarak kırçıllı bir sesle ‘I SEE COCKS’ diye araya repliği de sıkıştıracağım.
Oscara az kaldı velhasıl-ı kelam. Korku gerilim dalında en iyi hikaye ödülünü alacağım kısmetse.
Mısırları patlatın, koltuklara kurulun.
Çok yakında vizyonda.

Eğlenceli Beddualar

Eğlenceli Beddualar

“Kara kara dertler tutsun innnşaaaalllah, cehennemde yan” gibi klişe beddualardan, kurbağaya çeviren cadılar/büyücülerden sıkılan bir tek ben miyim?
Kafanın kızdığını kurbağaya çevirmek ya da havada uçurup duvara çarpmak; sahip olduğun güce nankörlük değil mi? Bende öyle bir güç olsa kurbağadan daha yaratıcı olurdum sanırım. Cadılarla ilgili olanları sonraya saklayalım. Bugünlük beddualar yazalım. Klişe beddualardan sıkılanlar için alternatifler veriyorum. Çoğaltılabilir elbette. Şimdilik buraya kısa notları aldım.
Cuma namazına giden er kişi sevgiliye beddua: “Tam secdede aklına geleyim de abdestin bozulsun inşallah”
Manikürlü hatun sevgiliye beddua: Yeni yaptırdığın manikürlerinle aklına geleyim de, tırnaklarını kütür kütür ye inşallah”
Kalbi parçalansın istediğiniz kişiye beddua: gülü seven dikenine katlanır diyerek ömrünü tükettiğinin sadece bir kirpi olduğunu çoook geç anla İnnnşalllaaahhhh.
Saçmalayan, kalpsiz kişiliğe beddua ise sade olmalı: “Allah bildiği gibi yapsın”. Akıl fikir versin demenin anlamı yok. Daha çok akılla, yine bu ölçüde kalpsizlikle cin olmadan şeytan çarpmaya çalışacağını biliyor Yüce Rabbim. Yaradandan daha mı iyi bileceğiz? “Allah bildiği gibi yapsın” de geç.
Bonus: Bana beddua: “Benedict Cumberbatch’li Sherlock Holmes’da rol kapıp havalara uç. Benedict’in Irene Adler’i olup o muhteşem “2 kez merhamet dileme” repliğini söyleyeceğim diye heveslenirken, buruşuk Bayan Hudson olup, çay servisi yap inşallah😊”
Bela okumayın, bedduada yaratıcı olun, bir de kurbağa filan öpmeyin efenim.

Kınalı Günlük

Kınalı Günlük

Trajediden besleniyoruz hepimiz. Bir yerde bir trajedi yaşansa da ahu vah edip çekirdek çitlerken meze yapıp detayları konuşsak diye hepimiz pusudayız.
Konu komşu hep yanlış işler peşinde,astlar aptal veya kaytarma peşinde, üstler hak etmeden yer edinmiş, aşklar hep asmalı konak tadında. Seçenekler şöyle Hep acındırma (kurban) ya da hep kurtarma(kahraman) ya da senin aklını alırım tutumuyla ZORBAyız hepimiz. Kurtarıcı- kurban-zorba üçgeninden dönmekten aldığımız hazzı hiçbir şeyden almıyoruz.
Çevremize bir bakalım. Hep birşeylere atarlı/giderliyiz.
Bundan 5 sene önce ekip arkadaşlarımdan birinden duyduğum bir laf var. Bazı insanlar için “bokuyla kavga eden” diye kullanılan bir tabir varmış. Duyduğumda da iyi gülmüştüm, halen tespitin yerindeliği karşısında düğmelerimi ilikler; saygı duruşuna geçerim.
Tabii ki sorsan; mangalda kül bırakmayız hiçbirimiz. Aaaaa tabi ayıplamıyorum ama bık bık bık da yapmış.he yavrum he; ayıplamıyoruz. Hepimiz birer adalet timsaliyiz, dedikodudan hiç mi hiç hazzetmeyiz. Hele hele birilerine göz yaşı akıttıracak kadar zorba da değiliz hiç birimiz.
Bugün ne konuşsak, kimi gömsek diye mevzuu aratmadıkları için kimseye müteşekkir de değiliz.
Evet canım. Aynen öyle herbirimiz sütten çıkmış ak kaşığız.
Oynamayalım lütfen. Kabul edelim ki trajediden, dramdan besleniyoruz.
Oynamayalım lütfen. Bugün bedava kına dağıtsam, kimse “kınanın modası geçti bebeğim, almıyim ben MERSİ ŞEKERİM” demez.Yakacağımız yer görünürde olmadığından dert etmeyiz hiçbirimiz. O dramın yüzü suyu hürmetine; bu trajedinin vehametine, bir sağ lopa, bir sol lopa yakı yakı veririz.
Oynamayalım, birbirimizi kandırmayalım.
Yakmayın yaktırtmayın dostlar

Unicorn Görmüş Barbie Mutluluğu

Unicorn Görmüş Barbie Mutluluğu

Havalar ısınınca, sahillere havuzlara akın edenlere hayat kurtaran önerilerim olacak.
Değil tabii…  Yine de yazdım işte.

1) Sevgili ıstakoz bünyeli arkadaşlar! Güneş kremi ‘MUSKA’ gibi birşey değil. Öyle posta pulu kadar sırtına-böğrüne sürünce tüm gün korumuyor. Sonra, koruyucu krem sürmüştüm, niye böyle ciğer gibi oldum deme.

Bu ıstakoz grubu insan tipi, erkekler arasında daha yaygındır. Size bir sır veriyorum beyler. Hani hanımlar krem sürerken seksi göründüğü için yapıyorlar sanıyorsunuz ya. Üzgünüm ama değil. Güneş banyosunu sevdiğimiz kadar kendimizi de seviyoruz da ondan. Korunuyoruz yani. Sen, kremlenmeden ya da muska boyutunda boynuna bir damla sürmekle yetinip güneşe meydan okuyan delikanlı arkadaşım! Akşam sırtına böğrüne yatak yastık dokundukça sen ıhlarken biz ‘unicorn görmüş Barbie mutluluğu’nu yansıtan bir gülümseme ile uyuyoruz. Siz de yapın. Sevin ve koruyun kendinizi. Kendini sevmeyeni başkası neden sevsin?

Yine de diyorsan ki ‘illa ben bir damlasıyla koca bir günü geçireceğim’ o zaman sana önerim cidden bir oku üfle önce. Belki nefesin kuvvetlidir. Bildiğin üç beş de sure ayet varsa, dene şansını.

2) İkinci kıyağımı kendisi değil cüzdanı yananlara yapıyorum. Diyelim ki tatil beldesine gittin. Baktın çocuğa oyuncak almamışsın. Geçmiş olsun. Cüzdanında açılacak boşluğun boyutu, tatil beldesinde muhtemelen 5 katı fiyata alacağın oyuncağın boyutundan fazla olacak. Aldın kendini kötü hissediyorsun, peki ne yapacağız? Kendimden örnek veriyorum. Çapı 5 cm olan minicik bir topa usd üzerinden para ödeyip kendimi aptal yerine konulmuş hissettiğimde şöyle yaptım. CD üzerine yazmak için kullanılan, silinmeyen kalemlerden biriyle topun üzerine güzel bir Ronaldo imzası çaktım. Sonra da o topla, hayatım boyunca oynamadığın kadar oynadım. % 100 Türk Markasının altında Ronaldo yazıyor. Olsun! Pişman değilim böyle kendimi daha iyi hissettim.

Herkese bol D vitaminli günler dostlar.

Seni Seçtik Pikaçu

Seni Seçtik Pikaçu

Hadi oynayalım biraz. 3 Dilek hakkı veren cin bizim karşımıza çıktı. Gerçekten çok fazla şeyi değiştirir miydik hayatımızda? Yoksa konformist yaklaşımla yine bildiğimiz yolda mı ilerlerdik?

Sayın Kaptan’a hayattaki seçimlerimiz bizim seçimlerimiz mi konusunda paylaşımlara söz verdim. Kendisinin de katkıları olacak, beklentim yüksek:) İtirazlarını çatır çatır yazıp, beni ters köşeye düşüreceğini bile bile riske girdim. Sizlerin de katılımı olursa tadından yenmez.
Başlamadan önce kısacık bir paragrafı paylaşacağım ki heveslendiğim küçük oyunu beraber oynayabilelim. Irvin D. Yalom’un “Nietzsche Ağladığında” kitabında Dr. Breuer’in Nietzsche ile yaptığı görüşmelerden birinde verdiği bir örnekle başlayalım. Önemli entellektüel karakterlerin bir araya getirildiği romanın, o bölümünü hatırlayalım, sonra sahne hepimizin.
[Dr Breuer Nietzsche’ye der ki “geçen gün tam da bir romana konu olacak bir hikaye geldi aklıma. Keşke yazabilsem! Şunu bir düşünün: Tatmin olmadığı bir yaşam süren orta yaşlı bir adamın karşısına bir cin çıkıverir ve ona yeniden başlama fırsatı verir; üstelik bir önceki yaşamında yaptıklarını olduğu gibi hatırlayabilecektir de. Tabii, adam bu fırsatın üstüne atlar. Ama sonunda şaşkınlık ve korkuyla ifade eder ki eski yaşamının tıpkısını yaşamaktadır; aynı seçimleri yapmakta, aynı yanlışları tekrarlamakta ve aynı sahte hedeflere ve Tanrılara sarılmaktadır.” ] (Nietzsche Ağladığında- Irvin D. Yalom)
Bu hikayede benim en önemli bulduğum kısım önceki yaşamımızın tamamını hatırlıyor olacağımız. Hadi oynayalım. Bu şartlarla cin bizim karşımıza çıktı. Gerçekten çok fazla şeyi değiştirir miydik hayatımızda? Ölümler, hastalıkları kastetmiyorum. Bazı oluşları değiştiremeyiz ama mücadele şeklimizi gerçekten değiştirir miydik? Yoksa konformist yaklaşımla yine bildiğimiz yolda mı ilerlerdik. Ben bazı örnekleri paylaştım. Elbette konu uzun. Sadece aklıma gelen birkaç örnekten fikrimi açıkladım. Seçimlerimizi biz yapıyoruz. Hepimiz, “Seni Seçtim Pikaçuuuu” diye haykırıyoruz.
Yorumları, itirazları, başka başka örnekleri yorumlara yazarsanız daha da keyifli olur.
1) Hep ben kurban, ailem çevrem beni harcadı ağlaklığı: Ama ben seçmedim … yı ailem/çevrem yönlendirdi dediğimiz, kendimizi temize çekme savlarımızı düşünelim. Şahsi fikrim, seçimler yine bize ait. Neden mi? Çevresine ailesine rağmen sıyrılmış, farklı yönler çizmiş nice insan var. Başaranlar başarı hikayesi olarak sosyal medyada paylaşımlarla alkış alırken daha yolun başında olan ve belki de şu an bile çevremizde olan kişileri aynı şekilde alkışlamıyoruz. Sürüden ayrılan birçok kişiyi “bu kadar da aykırılık olmaz” diye günlük gıybet kotasına malzeme yapıyoruz. Neden? Sürüye uyup konformist seçim yapmadıkları için. Kısacası ailemiz çevremiz bizi yalnız bırakmasın diye yine seçimi yapan bizleriz. Kısacası seçim bir başka seçimi daha gerektiriyorsa o cesareti gösteremiyoruz. (Bu kadar yazacağıma sadece bu cümleyi yazsam daha kısa ve öz olacaktı ama malum, duramıyorum:) )
2) Melankoliden beslenme psikolojisi. Bunu okuyunca hepimiz olumsuz bir mana yüklemesi yapıyoruz. Teoride zehir gibiyiz yani. Lakin yaşarken uygulamada nedense aynı tavrı sergileyemiyoruz. Hep bir pişmanlık, eskiye olan özlem, şimdi olsa … yaparım gibi beylik laflar. Ah ah o yıllarda bıdı bıdı lakırtıları. Ya bırak. Anda kal.
– Onu tanıdığım güne lanet olsun. Hadi ya? Niye ki? Orda onu tanımasaydın sonrakinin kıymetini nasıl anlayacaktın acaba?
– Şimdiki aklım olsa …… mesleğini seçerdim. Yeterince istememişsin demek ki. Seçseydin. Ya da hala seçebilirsin. Dr Breuer mesela. Keşke yazabilsem diyor. Yazmaması için bir sebep yok. Karşısındaki adam, okuyucusu o dönemde olmamasına rağmen kitaplar yazmaktan vazgeçmeyen ve o dönemde anlaşılmayacağını bile bile bunu yapmaya devam eden Nietzsche.
Uzatıyorum yine ama hep geç kaldım yoksa fikirler zehir bende diyoruz yani. Yok öyle kaçamak. Seç işte. Şu dakikadan sonrasının sorumluluğunu al ya da sızlanma.

3) “Ekipte vizyon yok” İş hayatından en sevdiğim örnekler arasındadır. -Ben seçtim hedeflerimi de ekipte o vizyon yok. Ekip hayal gücünden yoksun. O yok; bu yok.- Bak bunu hepimiz yapıyoruz. Peki buna neye itiraz ettin diyeceksiniz. Ederim elbette. İş hayatının önemli kurallarından biri de kaynakların kullanımı değil mi? Kısacası kaynaklarını tanımak, gerekiyorsa arttırmak geliştirmek ve verimli kullanmaktır mevzuu. İnsan kaynağın uygun değilse
– Yanlış kaynaklara yatırım yapıyorsun.
– Yanlış hedefler peşindesin.
– Kaynakları ben yaratmıyorum, yönetim veriyor diyorsak ne olacak peki? O zaman vizyonsuzlarrrr, eziklerrrr diye ekibini yerden yere vuracağına “ekibimin nitelikleri bunlar. Verimli çalışacakları hedefler bunlar. Bu hedefi de istiyorum bana bunlar için kaynak bütçesi ver. Vermiyorsan bu mevzuyu burda kapatalım kuzum. Yoksa her hafta 1 saati burada ekibi gömüp sızlanmaya harcamayalım.” deme cesaretini göstersek nasıl olur?

Kısacası sızlanmaktan vazgeçmeyi öğrenebilsek, insanoğlu olarak daha huzurlu olurduk. Bak okurken bile bir oh çekmedin mi?

Sızlanmak, ruha takılan prangadır.

Ruhu, zihni ve bedeni ağırlaştırır. Bataklıkta çırpınmaya benzer. Sızlandıkça dibe batarsın. Sızlanma! Varsa yapacağın bir şey yap, yoksa oku kendine bir Fatiha, en dibine bat gitsin.
Konu uzun da ben kendi fikrimi paylaştım. Sıra sizde sevgili okurlar. Hadi bakalım oynayalım. Cin çıktı. Yeniden başladın, her şeyi de hatırlıyorsun. Yeniden yaşıyorsun. 

Sence sonuç ne olurdu?

Projenin Hası, Kadının Ütopyası

Projenin Hası, Kadının Ütopyası

Daha önce yazmıştım. Yine tekrarlamak istedim. Malum, sayımız artıyor ama belki geriye dönük yazılarımdan okumamış olduklarınız vardır (duymamış olayım! Evlerden ırak) diye geri dönüşüm yapayım istedim.

Bence biz boşuna yanlış yerlere yatırım yapıyoruz ülke olarak. Ben çözdüm bile. Türk Dil Kurumu meseleye el atacak arkadaş. Vursun masaya yumruğu (alışığız biz millet olarak).
Sevgili TDK, diyecek ki bundan kelli cümlelere Kadın veya Erkek gibi ayrımcılığı destekleyen, özendiren, etiketleyen özneler koyulması yasaklanmıştır. Kanuna karşı gelen, bu cümleleri kuran, kurduran, azmettiren ya da özendiren kişi ve kişiler hakkında bilmem kaçın bilmem kaçıncı bendi uyarınca temyiz hakkı da bulunmaksızın, taksim meydanında sallandırılmak suretiyle cezai işlem uygulanacaktır.
Yaaa işte bu. Sözde ayrımcılığı bitirirsen özde de bitecek. Ayrımcılığın bittiği, herkesin birbirine insan olarak baktığı yerde de muhteşem sonuçlar bizi bekliyor olacak.
Devrin projesine imza attım şu an, haberin yok. Şimdi gülüyorsun bıyık altından. Ucu nerelere dokunuyor hayal edemiyorsun da ondan. Proje çıktıları şöyle olacak:
1)Turizm gelirin artacak . Daha az turist taciz olursa daha çok turist gelir. Yoksa sen sanıyor musun elin manken İsveçlisi bayılıyor onca yolu gelip, sana kalçasını elletmeye.
2) Töre cinayetlerinde azalma olur. Mevcut durumumuzda dayı kızı öldürülüyor ya amcaoğlu da aynı töreye tabii olacak. Baktı diyelim Muhtarın kızına yan gözle, vurulma riski var. Tabii bu töre işi yavaş yavaş rafa kalkacak. Bilir Anadolu erkeği işini. Sen merak etme.
3) Tecavüzler azalır. Mahkemeler rahatlar. Sokakta birbirine bakanlar erkek kadın değil insan olarak görürse, ilk izlenimde kıkırdaksı yapılarda gereksiz hareketlenmeler yaşanmaz. Çok isterse sorar alır cevabını. Zorla bir gasp oranı daha düşük olur. Yoksa mevcut durumda saçı uzun olan her canlı bir potansiyel olarak görülüyor. Sonra okuyoruz 3. Sayfalarda keçiler, koyunlar filan… Yani saçı geçip kıla,tüye,yüne bile yürünüyor. Sıfırlanır demiyorum oran. Sonra yaptık olmadı demeyin. Ama azalacak vallahi dene gör.
4) İş yerinde ayrımcılık azalacak. Çünkü ilanlarda bay/bayan ayrımı koyamayacaklar ya. Süper değil mi? Hemen değil ama ayrım bittikten bir süre sonra yavaş yavaş aynı işi yapan farklı cinsler arasındaki parasal adaletsizlik de son bulacak. Cinsiyetler arası ayrım kalktığından, erkek yoğun iş yerlerinde mevcut durumda her pazartesi dönen spor, çapkınlık, küfür sohbetlerine ayar gelecek. Patron mutlu olacak. Kalkındırıyorum sizi, haberiniz yok.
5) Evlerde romantizm ve elbette akabinde erotizm artacak. Çünkü ‘erkek adam zırt pırt seviyorum demez’ tarihe karışacak. Erkek okuyucular kızdı şu an bana. Dur bak sana da faydası var, bekle biraz sabır. Ben adaletli insanım. ‘Kadın dediğin çok istekli olmayacak’ klişesi de rafa kalkacak. Düşünsene; seni isteyen ve istediğini belli etmekten utanmayan bir kadınla erotizm daha keyifli değil mi? Hayır istemem diyen varsa Allah Mesut etsin. Ayrıca bildiğim iyi donmuş balık satıcıları var. Adreslerini özelden istersen yazarım. Bu da sana kıyağım olsun.
Bu maddede bir not düşeyim. Benden günah gitsin. Kuru sıkı sevişin arkadaş. Korunun yani. Sonra bir de nüfus planlaması projesi ortaya koymak için kafa patlatmayayım. Uğraştırmayın beni.
6) Emlak sektörü patlayacak. Yaaaa buralara nasıl geldik? Kafa 1500 oldu değil mi?
Haha….Benim kadar geniş bak dostum resme. Bir düşün erkek öğrenciye verilemeyen evler tarih olacak. Şu an öğrenci yurtlarının nüfusunu da rahatlattım, Allahım ne analitik insanım:)
7) Garson Emekçiler Derneği bana plaket verecek. Efenim? Niye güldün, yine dar düşünüyorsun. Evet inanmazsan inanma. Yapsın TDK düzenlemeyi bak gör. O plaketi almazsam neyim. Restaurantta kadın sipariş vermez, erkeği sözcü kullanır klişesi de ortadan kalkınca alacağım o plaketi. Sen sanıyor musun o garson kardeşim bayılıyor erkeğin havada şıklattığı anahtar sözcükler ‘şefim bakar’ mısınla ayağına çağrılmayı. Sen hiç gördün mü bu hareketi yapan dişi? (Ben bir tane gördüm kendisiyle artık görüşmüyorum) Düşün şimdi bu hareketle gidiyorsun masaya. Genelde bir elinde menü olur sipariş veren şahsiyetin diğer el istemsiz göbekte dairesel hareketler çizer. Hoş mu şimdi yani? Bence değil. Neden? Çünkü bilinçaltı öyle kodlanmış ya, olduğundan daha testosteron sahibi görünme çabalarıdır bunlar. Ben bu motivasyonla oturduğu halinden daha kıllı masadan kalkan adam gördüm. Beyin gücüyle hormon seviyesini arttıranlar var aramızda, düşün sen adamlardaki motivasyonu. Halbuki böyle zorlama olmasa, dişi kişilik de siparişini verebilse ne hoş olur. Genelde uzaktan bir parmak diğeri yanında hafif bükük hafif havaya kalkar, göz teması kurulur. Ama sınıfta parmak kaldırır gibi değil. O sebepten orta parmak da hafif kırık işaret parmağın yanına konur. Öyle omuz boyunu da geçmez parmağın hizası. Bağırmak filan yok. Göz teması ve dudaklardan okunacak bir pardon veya bakar mısınız yeterlidir. Şimdi koy kendini garson karakterin yerine, hangisi daha hoş? Hangisinin verdiği siparişi unutmazsın? Yaaaaaaa. Aydınlandın değil mi? Şu an restaurantlarda da çalışan motivasyonunu arttırdım. Helal bana…

Listem daha uzun yaptım fizibilitesini. Ne var yani iki özne değişecek ama bak hayatımızda neler değişecek. Gri hücrelerim çalışıyor ama tüm proje detaylarımı burada paylaşıp çalınma riski yaratmak istemiyorum. Biri fikrimi almaya gelirse seve seve paylaşacağım. Daha çoooook akla zarar projelerim var.
Biri akıl etsin de bir dahaki seçimde beni aday göstersin. (Tabii seçme ve seçilme hakkının devam etttiğini varsayıyorum, saflık işte benimki. Ne Polyanna şahsiyetim haha kendime güldüm). Ya da aday göstermeyecekseniz en azından biriniz change.orgda bir imza kampanyası başlatsın. TDK kadın erkek diye başlayan cümleleri zinhar kabul etmesin diye bir kampanya uyar bana.
Ne diyorsun olmaz mı? İnsanlık yetmez, illa işeme ve üreme uzuvlarını da dahil eden öznelerle devam edeceğim diyorsan sana son kıyaklarım. Al buyur burdan yak.
“Kadın hayır derse belki demek, belki derse evet anla.” (Kız evladın varsa huylandın mı? Huylan zaten)
“Anasının kuzusu adam ya….” (e çocuğa bakmak sadece annenin görevi olursa öyle olacak elbette ne bekliyordun?)
“Kadın olsaydı abicim. Çekmiş altına eşofman üstünde bir kirli tshirt sonra e niye aldatıldım?” (e ev süpürürken, evye ciflerken Victorias Secret’a mı bağlayacaktı. Al bakalım eline o tuvalet fırçasını da seksapelini görelim koçum)
“Buz gibi kadın. O ne öyle ölü balık gibi. Avrupalı öyle mi ya?” (E ılık olunca da yollu oluyor abicim. Nasıl olacak o ayar. Bir de kıskançlık var serde. Ulen başkasına da ılımasın hatun diye düşünüp dünyayı dar etmiyor mu çoğu? Önce sen ne istediğine karar ver netleş sonra görüşelim) Bu tip acımasızlığı hemcinslerimiz daha fazla yapıyor ayrıca. Bakımlıysan aşüfte, değilsen pasaklı, güler yüzlüysen mavi boncuk dağıtan, beğendiğin oranda dekolte giyiyor ama partnerine sadıksan ‘gösterip de vermeyen’ oluyorsun.
Ne oldu terbiyesiz mi dedin bana? İnan bana senden daha fazla terbiyesiz değilim. Sadece gerçeklerle yüzleştiriyorum seni.
Yine de iki seçenek var önünde. Ya gel bir imza kampanyası başlat önce sözde sonra özde ayrımcılık bitsin, ya da sen iyisi mi eski düzen 3 maymuna devam et.
Asrın projesini ve bu haftalık yazımı burada sonlandırırken erkeklerin ellerini sıkar, bayanların omuzlarından sarılıp yanaklarından öperim… Haha değil tabii ki. Kadınıyla erkeğiyle hepinizi öpüyorum yanacıklarınızdan. Yalnız sakal traşı olmamışlar bir adım geri dursun:)

Zamansız Hiyeroglif Sevgisi

Zamansız Hiyeroglif Sevgisi

Zamanında integral işaretini görüp, anlayıp, hatta çözebilen bu bünye şimdi “ < 3 ” ifadelerini görüp,- matematik ifadesi değilse ne ola ki acep- diye düşününce; anladım ki yaş geçmiş.

Bilenler vardır, ama benim gibi bilmeyip utandığından soramayanlar için yazayım. ” < 3 ” “Kalp” demekmiş. Peh peh peh…

Bir de kafanı yan çevirip bakacakmışsın ki göresin kalp şeklini. Hiyeroglif sevdalısı canım arkadaşım(!) Kafamı o açıyla çevirmek için boyun bölgeme cerrahi müdahale lazım. Onun yerine gel, ben sana açık kalp ameliyatı yapayım. Kanlı canlı göreyim kalbini. Bana niye eziyet ediyorsunuz?
Bak bir de bu var “ < / 3 ” Yaaa… yaktın değil mi diplomayı? Yak tabi, bu da kırık kalpmiş.
Ben mi? Hayır, bunun için yakmadım diplomayı. Çay makinesi neden çalışmıyor diye sağını solunu dakikalarca kurcaladıktan sonra, sevgili arkadaşımın “fişini taksan!” uyarısıyla kendime gelince dün yakmıştım onu. Olsun, mühim değil. Nasıl olsa artık diploma zorunluluğu yok:) (bak mesajsız yazı demeyesin, verdim işte al)

Fonksiyonsuz Mutluluk Çubuğu

Fonksiyonsuz Mutluluk Çubuğu

İtiraf edelim, kaset sardığında kurşun kalemi sokup, karışan-sıkışan kısmı düzelttiğimizde aldığımız hazzı hiçbir yeni teknoloji vermiyor. Kalem döndükçe çıkan dırrrt gırrrt sesler; gam tasa ne varsa alır götürürdü.

Uzay mekiğinde arıza olmuş, tüm dünya nefesini tutmuş seni izlerken, kahraman bünyenle çok hassas bir malzemede muazzam tamirat yapmışsın hissi verirdi. “Benim ve kurşun kalemim için küçük; müzik dünyası için büyük bir adım” cümlesi eşliğinde ödül aldığın görüntüler hayal etmez miydin?

Bu haz, hangi uygulamada, teknolojik icatta var?

Şimdi USB bellekler var. Ona da uyuzum. Her şeyden önce yanlış isim vermişler. Bence mutluluk çubuğu diyebilirlermiş. Bir akıl danışsalar, paylaşırdım muhteşem fikirlerimi.
Hayır, isminde saçmaladınız; bari kalem sokup sürece dahil olabileceğim bir fonksiyonu olsaydı hiç olmazsa! O da yok.
Sonra diyorlar ki- bizim millet teknolojiyi kullanamıyor. Arkadaş, senin icatların can sıkıcıysa biz ne yapalım?
Arabanın kopan kayışı yerine naylon çorap takan bünyeye sen akıllı teknolojiyi verince hayatın tadı kaçıyor. Fayansların arasındaki derz dolguyu fazla beyaz almışım deyip dolgu malzemesinin rengini demleme çay ilavesiyle koyulaştıran benim gibi garibanlara reva mı bu?
Takalım çalışmasın. Bir vuralım, iki üfleyelim, olmadı tornavida müdahalesi yapalım kuzum. Yaratıcılığımızı almayın elimizden.

Saygılarımla arz ederim

Önlüğüm Tarz, Tıbbi Müdahale Farz

Önlüğüm Tarz, Tıbbi Müdahale Farz

Üniversitede önlükle girdiğimiz laboratuvar derslerimiz vardı. Alt tarafı büretten damla damla birtakım kimyasalları başka kimyasalların üstüne akıtıp, renk dönüşümü gözlemlesek de, alkış kıyamet kendimizi kutlardık. Kantinde de önlüklerimizi çıkarmadan oturur, uzaklara dalar ve sektörde çığır açacak buluşlar yapacağımızı hayal ederdik.
Bendeki beyaz önlük motivasyonu hala aynı seviyededir.

Bundan birkaç sene önce babam hastanedeyken yanında refakatçi kaldım. Her sabah yapılan klasik anons geldi. “Refakatçiler odaları terk etsin, doktorlarımız viziteye çıkıp hastaları görecekler”
Çıkmak üzere odanın kapısını açtım ki, doktorla burun buruna geldik. “A pardon hocam şimdi çıkıyorum” derken, Doktor tok sesiyle “Kal! Gitme. Bana yardım lazım” dedi.
Sırf adam beyaz önlük giyiyor diye, iki cümleyle bende cerrahi motivasyon sağladı. Hocam ben ne anlarım demek nedense hiç aklıma gelmedi, “peki” dedim.

Elindeki Bond çantayı masanın üstüne koyunca huylandım aslında. Tamam önlüğü var da, Bond çanta ne alaka? Yine de önlüklü işte. Benim için diplomadan daha sağlam bir delil.

Çantadan ameliyat malzemesi çıksa, dese ki “Çekirge! Ben yorulunca sen devam edeceksin dikişlere.”, Asker selamı çakıp -bittabii sayın hocam!- diyeceğim. Adanmışlık seviyemi hayal et artık.
Hocanın önlüğü, bana üniversite yıllarımdaki motivasyonu geri getirdi. Gıda sektöründe henüz çığır açamamıştım ama tıpta şansımı denemek için geç sayılmazdı. Madem hoca da bende o ışığı gördü, kesinlikle bu fırsatı değerlendirmeliydim.
Bond çanta açıldı. İçinden böyle simsiyah örtüyü görüyorum. “Oturtalım beyefendiyi sandalyeye” deyince dedim bu işte bir gariplik var. Nasıl bir uykusuzluk ve akıl tutulması yaşıyorsam o an; benden yardım istemesine değil de örtünün yeşil olmayışına ve müdahaleyi sandalyede yapacak olmamıza takılıyorum.
O sırada kapı açıldı. Her gün gelen, güler yüzlü ve karizmatik doktorumuz ile arkasındaki suratsız ekibini gördüm. Karizma doktorumuz “Günaydın Ahmet, kolay gelsin. Sen bitir operasyonunu da biz sonra görelim hastamızı.” dediğinde duruma uyandım. Önlük, hastane berberinin önlüğü. Moral olsun diye Saç sakal tıraş olsun diye rica etmiştik. Devlet hastanesi olunca berberin önlüğü de doktor eskisi oluyor tabii.

Filmlerde kaçaklar kıyafet değiştiriyor da millet doktor sanıyor hani. Hadi leyn bunu nasıl yutuyorlar diyoruz ya. Demeyelim. Beyaz önlük varsa ve hastanedeysen yutuluyor kuzum.

“Hobim Geldi, Kaçılın!” Önermesi

“Hobim Geldi, Kaçılın!” Önermesi

“Yaş geçiyor bunu da yapmadan ölmeyelim gari” mottosuyla gelmişim derse. Diyorum ki “diyaframına kurban olduğum hocam, bana da el ver. Bir arya olmasa da iki dubleden sonra masadakilere bir Karadeniz türküsü söyleyebileyim.”

Bir şeyi seviyor olmak onu iş edinmek için sebep değil. 
Düşün mesela; müzikten inanılmaz keyif alıyorsun. Okudun, iş edindin. Başladın ders vermelere. % 100 mutlu olabilir misin? Her daim sana muhteşem cevherler gelmeyecek.

Allah’ım bu diyafram hakimiyetim ve billur sesimle dilerim ki -semtin tüm yeteneksizlerini toplayıp, kendime eziyet edeyim” dedin mi hiç?

Düşünsene beni. “Yaş geçiyor, bunu da yapmadan ölmeyelim gari” mottosuyla gelmişim derse. Diyorum ki “Diyaframına kurban olduğum hocam, bana da el ver. Bir arya olmasa da iki dubleden sonra masadakilere bir Karadeniz türküsü söyleyebileyim. Hatta azıcık naz edeyim de; ısrarla, zorla söyletsinler.”

Hayattaki amacıma bak. Bir de seninkini sorguluyorum utanmadan. Haha.. Ama kalem bende şekerim kusura bakma.

İlk derste; malzeme ne, kumaş nasıl anlamak istiyorsun. Bir kuple şarkı söylüyorum. Nakarattan sonra sen tam oh bitti rahatlaması, daha doğrusu gafleti içerisindeyken; hızımı alamayıp kafa seslerini de yapıyorum.

“Hmm hmm da hımm hım, dırırdırınım da dırıdırınım. Höydürü höydürü, yiey yieee!..”

Bir Şebnem Ferah çığlığı ile de taçlandırıyorum eserimi. Gözlerimi yumaraktan, oktavların zirvesine çıkıyorum.

Vu huu…huuuu….

Müzik kariyerine tek kulak devam edeceksin hoca…. Saygılar.

Bendeki cevheri görünce, en başından başlamaya karar veriyorsun.
– Aslı hanımcım, nota ile başlayalım. Nota?
-Kırma salata yaparım, domates-roka.
-La havle…
– Musikide bir makam mı var öyle?
Emekli ol emekli😊 Hayır, ben seni düşünüyorum. Başkasının hobisi senin fobin olmasın sonra.

Ya da inanılmaz yetenekli bir sporcusun, madalyalardan büfede bibloya yer kalmamış. Yetenekli spor sevdalılarına ilham olayım diyerek, başladın ders vermeye. Hayaller ile gerçekler tuttu mu birbirini? Büyük ihtimalle hayır. “Rab’bim! Şu spor sevgimi, göbek basen eritmek gayesiyle yanıp tutuşan kullarına adıyorum” diye heveslenip bunu amaç edindiysen o başka tabii. Beden kitle endeksinden bahsetmeye başlayacaksın -hocam ben borsaya karşıyım- diyerek, seni senden alacaklar haberin yok!

Bir de ressam ruhlular var. Saygım sonsuz. Şahsen ben; fırçaymış, boyaymış; elime aldım mı facianın izdüşümünü resmedebiliyorum sadece- ki o bile oldukça sürreal oluyor😊
Düşün şimdi. Muazzam yeteneklisin, kurs açtın. Ben de yeni hobi peşindeyim. Geldim öğrenci oldum.

Diyorum ki “öğret bana fırçasına kurban olduğum. Ahşap boyayalım, kara kalem çalışalım. Hatta, hadsiz özgüvenimin bana verdiği yetkiye dayanarak; yağlı boya da yapayım”. Ve ekliyorum “Üstadım, hocam, perspektif dediğin öyle bir şey değil. Kaynatamın baldızının oğlunun sünnetinde yedim ben. Böyle sütlü irmikli bir tatlı o.
-Hocam, hocam! Isırma o fırçaları. At kılından yapılıyor onlar. Iyggkk. Aaa çok resim yapmak sinir yapıyorsa demek.
Bence sevdiğiniz şeyi hiç bırakmayın. Yalnız, kimlerle çalışacağınızdan emin olmadan onu iş edinmeye de kalkmayın. İyisi mi kurslarınızı benim semtten uzakta açın da sizi sevdanızdan soğutmayayım.
Sağlıcakla ve mutlu kalınız efenim…

Zıpkın Kozmetiği

Zıpkın Kozmetiği

Survivor’a katılsam; bütün oyunları kazanmak için inanılmaz performans sergilerim. Sebebine gelince: tamamen kişisel bakım odaklı.

Yemek işini oyunlardan çözelim de adadaki coconutlar bana kalsın isterim. Kendime hindistan cevizlerinin yağından sütünden nemlendirici yaparım. Çünkü adaya düşsem yanımda olmasını istediğim şeyler 3 başlığa sığmaz. Vücut, göz, yüz, gündüz, gece, ayak kremi vb. liste uzar…
O coconutların yağını takım arkadaşlarımın iştahından korumak için sınırlarımı inanılmaz zorlayabilirim. Hatta ve hatta Norveçli balıkçıların ve İsviçreli bilim insanlarının yüzü suyu hürmetine; zıpkınla balık avlama işinde ustalaşıp, varsa somon türevi cilde iyi gelen balıkların da korkulu rüyası olabilirim. Semirerek adadan dönen ilk takım olarak Survivor tarihinde yerimizi alabiliriz. Dominik sahillerinde somon olmayabilir. Yine de vardır elbet omegası bol, yüzgeçli benzer arkadaşlar.

Buradan Sayın Acun Ilıcalı’ya sesleniyorum! Ünlüler-Gönüllüler yerine, yağlı ciltler-kuru ciltler takımları olsun. Bak sen o zaman gör asıl çekişmeyi.
Bu kadar krem sevdalısıyım, yıllardır kullanıyorum da  Victoria’s Secret mankeni mi oldum? Yooo. Ama kullanmasaydım ne olurdu onu bilemiyoruz.
Neyse efenim; göz kremimin dibi geldi. Bu sefer başka bir marka alayım istedim. Yeni markanın çok faydası oldu. Göz altlarımı filan bilemem ama fiyatı görünce 3. gözüm açıldı. Aydınlandım. Dedim bunlar boş, hep dünya işleri.
Kısaca, sırf bir tüpüyle yepyeni bir göz sahibi oldum. Eski ikisi kırışsa da olur artık.
Tavsiye ederim. Kozmetik bedenen ve ruhen iyi geliyor.

Hadi bugünlerde mırın kırın etmeyeceğim. Erkeği kadını sakalı bıyığı salabilirsiniz. Yeter ki sağlıkla kalın.