Fonksiyonsuz Mutluluk Çubuğu

Fonksiyonsuz Mutluluk Çubuğu

İtiraf edelim, kaset sardığında kurşun kalemi sokup, karışan-sıkışan kısmı düzelttiğimizde aldığımız hazzı hiçbir yeni teknoloji vermiyor. Kalem döndükçe çıkan dırrrt gırrrt sesler; gam tasa ne varsa alır götürürdü.

Uzay mekiğinde arıza olmuş, tüm dünya nefesini tutmuş seni izlerken, kahraman bünyenle çok hassas bir malzemede muazzam tamirat yapmışsın hissi verirdi. Benim ve kurşun kalemim için küçük; müzik dünyası için büyük bir adım cümlesi eşliğinde ödül aldığın görüntüler hayal etmez miydin?

Bu haz, hangi uygulamada, teknolojik icatta var?

Şimdi USB bellekler var. Ona da uyuzum. Her şeyden önce yanlış isim vermişler. Bence mutluluk çubuğu diyebilirlermiş. Bir akıl danışsalar, paylaşırdım muhteşem fikirlerimi.
Hayır, isminde saçmaladınız; bari kalem sokup sürece dahil olabileceğim bir fonksiyonu olsaydı hiç olmazsa! O da yok.
Sonra diyorlar ki- bizim millet teknolojiyi kullanamıyor. Arkadaş senin icatların can sıkıcıysa biz ne yapalım?
Arabanın kopan kayışı yerine naylon çorap takan bünyeye sen akıllı teknolojiyi verince hayatın tadı kaçıyor. Fayansların arasındaki derz dolguyu fazla beyaz almışım deyip dolgu malzemesinin rengini demleme çay ilavesiyle koyulaştıran benim gibi garibanlara reva mı bu?
Takalım çalışmasın. Bir vuralım, iki üfleyelim, olmadı tornavida müdahalesi yapalım kuzum. Yaratıcılığımızı almayın elimizden.

Saygılarımla arz ederim

Işıklarda Uyu Pinokyo

Işıklarda Uyu Pinokyo

“Bana yalan söylediğin için değil; sana artık inanmadığım için sarsıldım” demiş Nietzsche.
Dur dur sıkılma. Vallahi Asmalı Konak edebiyatına bağlamayacağım. Az sabırlı ol. İki cümle özet geçip fabrika ayarlarıma dönüyorum. Öncelikle konuyu nereden devşirdiğimi; Türkçe meali “çaldığımı” anlatayım.
Yazılarımı takip edip, nazik geri bildirimlerini de benden esirgemeyen sevgili Mert Arda bir durum üzerine fikrimi sordu. Kim neye ne zaman üzülür/yıkılır ya da Nietzsche gibi naif ifadeyle sarsılır? Değerli arkadaşımın paylaştığı durumda iki kişiden biri karşısındakini üzmemek için yalan söylüyor. Sonrası da malum işte. Mum yatsıda benim mesaim bitti diyor. Büyük hezeyanlar, fonda acıklı müzik filan. Peki, peki, müziği ben uydurdum şu an:)
Konunun insan psikolojisi, yalanın tarihi, cinsiyetler arası yalana bakış gibi edebi kısımlarını konu sahibi değerli arkadaşıma bırakarak ben işin en gereksiz kısımlarıyla senin zamanını yiyeceğim.
Böyle durumda genel geçer uygulama olay anından sonra müstehzi bir bakışla karşıdaki gömülüp ortamdan kapı çarparak ayrıldıktan sonra kanka ayarında 3-5 arkadaş whatsapp grubu üzerinden acilen organize edilir. Yardıma daha doğrusu rahmetli sevgiliyi gömmeye çağrılır. Bu aktiviteye hayır diyecek kankanın gıybeti de gecenin sonunda elbette yapılır. Çağrıldıysan icabet edesin, yoksa kana susamış bu güruh onun da anneciğini malum ex’in annesiyle aynı yerden emekli eder. Sonra vay ben bilmiyordum duymamıştım deme.
Bu meşum gecede duruma göre ya birkaç şişenin dibi görülür ya da demlik demlik Rize çayı bünyelere dolar. Gelelim cenazeye.
Girizgahta ikinci tekil şahıs olarak konuşulur arkandan. Henüz en sinirli atarlı dakikalar olduğundan, başrol halen sesli biçimde seninle tartışmaktadır. Hani sanki sen oradaymışsın da bardaklar boşaldıkça tazeleyip, sesini çıkarmadan dizini kırıp oturuyormuşsun gibi.
Bana bunu nasıl yaparsın sen ya? Ben demedim mi yalandan nefret ederim diye sana? (yalan severim diyeni duymadım ama ayrı mevzuu bu). Gözümün içine baka baka nasıl söylersin? Filan filan…. Üzülme ortamda yoksun diye. Yüzüne söylese de zaten bunlar cevap beklenen sorular değildir.
Birinci demlik veya şişe dibi geldi ise sen de üçüncü tekil şahıs oldun, gözün aydın. Bu bölümde senden “O” diye bahsedilir. Beni ayakta uyutmuş. Kim bilir arkamdan ne güzel kandırdım diyordur. Başka ne yalanlar söyledi acaba?
Açtık mı üçüncü şişeyi? Dibini de gördük mü? Oh misssss. En güzel bölüm. Alkolden, ya da çay teininin kan akışındaki etkisinden konuşmalar ya çok kopuklaşır ya da fazla seri olur ki her iki durumda da anlaşılması zor olur. Lakin bir şey değişmez. İkinci çoğul şahısta tek cümle bekleme yaparsın.
Siz erkekler/kadınlar hep böylesiniz zaten…
Tam burada denk getirebilirsen mesaj, telefon, kapıda çiçek, camda serenat filan kurtarabilirsin. Yoksa yeni şişeye gerek yok. Hayırlı olsun. 2 dakika içinde Topunun köküne kibrit suyu cümlesiyle üçüncü çoğul şahısla emekliliğini verirler eline.
Pinokyo’ya Rahmet dilerken konuyla ilgili fikrimi de söyleyeyim. Sorduğuna pişman oldu aslında biliyorum😊 Günahı kimin konusunda Nietzsche’den yaptığım alıntı cevabımdır. Bu tip örneklerde genelde kandıran kadar kandırılan da günahkardır. Geriye dönüp başka örnekler de bulup yalanlara yeni ayılıyorsan, sen de zamanında inanmayı seçmişsin demektir. Hiç ağlayıp zırlama, kimseyi de boşuna alkole, çaya, gıybete boğma.
Ama bak nasıl bilirdiniz Pinokyo’yu diye sorarlarsa; adettendir, iyi de geç.
Abart hatta. Hokka gibi burnu vardı diye anlatıp ruhunu şad eyle:)

Ekim Kasım, Bu Göçlere İsyanım

Ekim Kasım, Bu Göçlere İsyanım

Bu mevsim geçişlerini sevmiyorum cidden. Ruh kırık dökük, kalem isyanda, sen iyi olsan sevgilin hasta, dolayısıyla sevişmeler de vesikayla.
Sebze/meyve zaten şaşırmış kendi sahasında mı deplasmanda mı?
Nesi güzel şimdi bunun?
Kontrol bende hastalık olduğundan; değişken sıcaklıklar, değişken yağışlı durumlar ve haldeki sebze meyve fiyatları, tutarsız boğaz/bağırsak florası beni benden alıyor. Sabit kalın kardeşim işte. Delirtmeyin beni.

Bak şimdi:
Kış gibi kış olsun önce. Kar yağsın ama yumuşak yumuşak. Kartopunu oyna, çoluğun çocuğunla eğlen, sevgilinle kar taneleri altında kucaklaş, ıslak burunları birbirine sür filan. Sonra gir sıcacık evine, yap ıspanağını mis gibi. Üstüne bir ıhlamur ya da hafif bergamutlu çayını yudumla.
Sonrası daha da güzel. Hafif komik bir Türkan Şoray filmi bul battaniye altında izle. Zaten dışarıda kar kış kıyamet varken kapın da çalmaz, bak sen keyfine. Öyle terliklerle takıl işte.
Bahara bağlanacak sonra, ama Martı atlayarak. Nisandan başlasın istiyorum. Yeşil yapraklar hafif esintide hışırdasın bırak. Al eline Can eriğini, kalbinin pır pırını dinle. Yalnız dikkat et fazla etkisine girip ilk gelene yazılma. Aşk güzel şey de; adres şaşırma aman. Yap o arada tatil planını.
Sonra gelsin yaz tüm haşmetiyle. Kirazları, çilekleri, köz patlıcanı özledin ya çok. Bronz tende tiril tiril bir kıyafetle denize nazır gülümse. Belki seversen yanında iki duble patlatıverirsin. İstemezsen çay da süper olur şöyle demlemesinden.

Yaz biterken sonbaharda kuş sürüleri basıyor ya gökyüzünü hani. Ben İnanılmaz hüzünleniyorum. Hep bir kaçırmışlık hissi kaplıyor içimi. En kral tatili yaptığım yazlarda bile hep aynı duygu. Demek tatil yetmemesi durumu filan değil, yazı kaçırdığıma üzülüyorum. Rahatsız mıyım? E yeni mi anladın şekerim:)

Gitmesin istiyorum işte. Ben seviyorum yaza dair her şeyi. Deniz, kum, güneş, bronz tenler, D vitamini bolluğu ile depresyon seviyesi düşmüş insanlar. Denize gidemesem bile yazın o havası, neşesi iyi geliyor bana.
Hayrına şu leyleklerle bir görüşün kuzum. Göç etmesinler. Ya da bana görünmesinler. Hep takılasım geliyor peşlerine. Ayarlarım bozuluyor. Tamam biliyorum zaten ayarlarım pek sağlam değil, vurma yüzüme.

Sen yine de yap bir sevap. De ki hatun hüzünleniyor, Leylek olup göç edesi geliyor. İyi haberlerini ve müjdesi olan güneş yağı hediyeni bekler yanacıklarından öperim.

Sakalsız, bıyıksız ve bronz kal.